Algoritma hakkınızda karar verdiğinde itiraz edebilir misiniz?

Fransız veri koruma otoritesi CNIL’in yayımladığı Uber kararı, bu sorunun önemini gösteriyor.

Uber sürücülerinin hesapları, dolandırıcılık şüphesi veya düşük puan nedeniyle gerçek bir insan müdahalesi olmadan kapatılıyordu. Gelir elde etmeyi engelleyen bu kararlar nedeniyle Uber’e yaklaşık 825 milyon avro ceza verildi.

Türkiye’de de algoritmik değerlendirme artık varsayımdan ibaret değil:

GİB raporuna göre KAŞİF, önceden tanımlanmış kurallar olmaksızın makine öğrenmesi ve yapay zekâyla günde yaklaşık dört milyon mükellefi analiz ediyor; potansiyel sahte fatura ve haksız KDV iadesi girişimlerini belirliyor. Ticaret Bakanlığı, firmaların otomatik olarak skorlandığını ve şüpheli beyannamelerin yapay zekâ destekli sistemlerle tarandığını açıklıyor. Adalet Bakanlığı, yapay zekâyı belge sınıflandırma ve karar desteğinde kullandığını; fakat sistemlerin otomatik karar verici olmadığını belirtiyor. CBS projesi, dava dosyasındaki bilgilerden muhtemel örgüt bağlantısını tahmin ediyor. Trafik sistemi, plaka, araç türü, hız ve geçiş zamanını operatör olmadan tespit ederek ihlal verilerini trafik ekiplerine iletiyor.

İnsan kaynaklarında da somut Türkiye örnekleri var. Turkcell kendi açıklamalarına göre 2020’de yaklaşık üç bin adayın video mülakatındaki “duygu-durum” değerlendirmesinde yapay zekâ kullanıldı. Şirket, ayrıca genç yetenek destekleme programı kapsamında 2021’de yaklaşık iki bin adayın algoritmayla değerlendirildiğini ve adayların bu sonuçlara göre sonraki aşamalara geçirildiğini de açıkladı.

Finans alanında Findeks Kredi Notu, kişinin gelecek 12 aydaki borç ödeme olasılığını tahmin eden bir skor olarak tanımlanıyor. Bu sayfa notu doğrudan “yapay zekâ” olarak nitelendirmiyor. Buna karşılık KKB, ticari müşterilere ilişkin Ticari Borçluluk Endeksi modelinde makine öğrenmesi ve ileri analitik tekniklerinin kullanıldığını açıkça belirtiyor.

SBM metni de bu konuda standart bir yaklaşımla kişisel verilerin tamamen veya kısmen otomatik yöntemlerle işlendiğini; müşteri profili ve sigorta risk değerlendirmelerinde kullanıldığını ve otomatik analiz sonucunda ortaya çıkan olumsuz sonuca itiraz edilebileceğini yasal zorunluluk gereği açıklıyor.

Peki bunların tamamı hukuka aykırı mı?

Hayır. Bu açıklamalar kullanımın varlığını gösterir; hukuka uygunluk belgesi değildir.

KVKK’nın 11/1-g maddesi, kişisel verilerin münhasıran otomatik sistemlerle analiz edilmesi sonucunda kişinin aleyhine bir sonuç ortaya çıkmasına itiraz hakkı tanıyor. KVKK hakları

Kişisel Verileri Koruma Kurulu da 2021/1303 sayılı kararında, araç kiralama şirketlerinin yapay zeka ile kara liste oluşturması bağlamında profillemenin her durumda yasak olmadığını; KVKK’nın 4 ve 5. maddelerine uygun hukuki sebep, ölçülülük ve menfaat dengesi bulunması gerektiğini belirtiyor.

Dolayısıyla sorun yalnızca yapay zekâ kullanılması değildir. Asıl sorun; kişinin işe alınmasını, krediye erişimini, sigorta koşullarını, platform gelirini veya hukuki durumunu etkileyen sonucun yalnızca otomatik analizle verilmesi ve etkili bir itiraz ya da insan incelemesi bulunmamasıdır.

AB’de işe alım başvurularını filtreleyen ve adayları değerlendiren yapay zekâ sistemleri yüksek riskli kabul ediliyor. İşyerinde duygu tanıma ise tıbbi ve güvenlik amaçlı sınırlı istisnalar dışında yasaklanan uygulamalar arasında. AB düzenlemesi

Olumsuz bir sonuçla karşılaşılırsa ne yapılabilir?

İşverene, bankaya, platforma, sigorta kuruluşuna veya diğer veri sorumlusuna yazılı KVKK başvurusu yapılarak kullanılan veriler ve kaynakları, değerlendirmenin amacı, kararın tamamen otomatik olup olmadığı, yanlış verilerin düzeltilmesi ve kararın insan tarafından yeniden incelenmesi istenebilir. Veri sorumlusu en geç 30 gün içinde cevap vermelidir. Cevap yetersizse cevaptan itibaren 30 gün; cevap verilmezse ilk başvurudan itibaren 60 gün içinde KVKK Kuruluna şikâyet edilebilir. Başvuru süreleri Kredi notunda hata varsa doğrudan “nota” değil, notu oluşturan gecikme, limit veya borç kaydı gibi temel verilere Findeks itirazı yapılmalıdır. Rapor ve kayıt referans numarası ile itiraz numarası saklanmalıdır. Banka sorunu çözmezse önce bankaya yazılı başvuru, ardından BDDK şikâyeti yapılabilir. İşe alımda yaş, cinsiyet, engellilik veya diğer korunan temellerden birine dayalı ayrımcılık şüphesi varsa işverene yapılacak başvurudan sonra TİHEK başvurusu da değerlendirilebilir. Vergi incelemesinde incelemenin konusu ve kapsamı yazılı olarak sorulmalı; açıklamalar inceleme tutanağına geçirilmeli ve bildirimler, belge talepleri, tutanaklar ile başvurular saklanmalıdır. Süreç VDK Mükellef Portalından izlenebilir; nihai tarhiyat veya ceza ise tebliğdeki süre içinde vergi yargısına taşınabilir. Vergi ve mali konularda KVKK’nın 28/2-ç istisnası ayrıca değerlendirilmelidir; özel sektördeki başvuru modeli kamu vergi işlemlerine otomatik olarak uygulanamaz.

Kısacası ekran görüntüsü, tarih-saat, rapor, ret bildirimi, inceleme yazısı, tutanak, başvuru metni ve referans numarası mutlaka kaydedilmelidir.

Algoritma bir risk işareti üretebilir. Fakat kişinin hayatını etkileyen sonuç, açıklanamayan ve itiraz edilemeyen bir kara kutuya dönüşmemelidir.

Bu yazı ilk olarak 31 Ağustos 2026 tarihinde LinkedIn’de yayımlanmıştır: Yapay Zekâ İşe Alınıp Alınmayacağımıza, Vergi Kaçırıp Kaçırmadığımıza, Örgüt Üyesi Olup Olmadığımıza Karar Verebilir mi?

Uzaktan ve hibrit çalışmada ulaşılamama hakkı, mesai ve dijital nöbet

Saat 22.47’de yöneticiden bir WhatsApp mesajı geliyor:

Yarın sabah lazım. Hemen bakabilir misin?

Çalışan bilgisayarını yeniden açıyor, şirket sistemine bağlanıyor, dosyayı düzeltiyor ve 23.35’te gönderiyor. Ertesi gün bu süre çalışma kayıtlarında görünmüyor. Çünkü işverene göre çalışan “zaten evdeydi”.

Uzaktan ve hibrit çalışmadaki temel yanılgılardan biri burada başlıyor: Çalışanın evde olmasını, her an çalışmaya hazır olmasıyla karıştırmak.

Oysa uzaktan çalışma işin yapıldığı yeri esnekleştirir; çalışma süresini ortadan kaldırmaz. Ev, işverenin günün yirmi dört saati talimat verebildiği sınırsız bir işyerine dönüşmez.

Mesaj, çalışma ve nöbet aynı şey değildir

Mesai saatleri dışında gönderilen her mesaj kendiliğinden fazla çalışma sayılmaz. Ancak mesajın ardından çalışanın ne yapmak zorunda kaldığı önemlidir.

Bir bilgilendirme mesajının ertesi iş günü okunması mümkünse, kural olarak fiilî bir çalışma doğmayabilir. Buna karşılık çalışandan hemen cevap vermesi, sisteme bağlanması, belge hazırlaması, çevrim içi toplantıya katılması veya belirli süre içinde çıktı üretmesi bekleniyorsa artık yalnızca “iletişim”den söz edilemez.

Üç farklı durumun birbirinden ayrılması gerekir:

  • Ertelenebilir iletişim: Mesaj gönderilir; cevap ve işlem bir sonraki çalışma zamanında beklenir.
  • Fiilî çalışma: Çalışan mesaj üzerine dosya açar, sisteme bağlanır, görüşme yapar veya iş üretir. Bu süre çalışma süresidir ve koşulları oluştuğunda fazla çalışma hesabına katılır.
  • Bağlı bekleme: Çalışan sürekli ulaşılabilir olmak, kısa sürede cevap vermek veya müdahaleye hazır bulunmak zorundadır. Getirilen sınırlamaların yoğunluğuna göre bu düzen nöbet ya da çalışma süresi tartışmasını doğurabilir.

Bu nedenle asıl soru “Mesaj kaçta gönderildi?” değil; “Çalışanın bu mesaj karşısında ne kadar serbestliği vardı?” olmalıdır.

Türk hukukunda adı konulmamış bir koruma alanı

Türkiye’de henüz “ulaşılamama hakkı” veya “bağlantıyı kesme hakkı” adıyla bağımsız bir kanuni hak düzenlenmiş değildir. Bununla birlikte mevcut hükümler, çalışanın sınırsız biçimde erişilebilir kabul edilemeyeceğini açıkça gösterir.

4857 sayılı İş Kanunu’nun 63. maddesine göre genel bakımdan haftalık çalışma süresi en çok 45 saattir. Günlük çalışma süresi, denkleştirme uygulansa dahi 11 saati aşamaz. Kanun’un 41. maddesi fazla çalışmanın koşullarını ve ücretlendirilmesini; 46. maddesi ise kesintisiz hafta tatilini düzenler.

Uzaktan Çalışma Yönetmeliği’nin 9. maddesi daha da doğrudandır: Uzaktan çalışmanın yapılacağı zaman aralığı ve süresi iş sözleşmesinde belirtilmelidir. Fazla çalışma, işverenin yazılı talebi ve işçinin kabulüyle, mevzuattaki sınırlamalara uygun olarak yapılabilir. Yönetmeliğin 10. maddesi uyarınca iletişim yöntemi ile iletişimin zaman aralığı da taraflarca belirlenmelidir.

Bu hükümler karşısında “Uzaktan çalışıyorsun; telefonun zaten yanında” yaklaşımı, hukuken çalışma süresi düzenlemesinin yerini tutmaz.

Ayrıca sürekli bağlantıda kalma beklentisi yalnız ücret sorununa indirgenemez. Dinlenmenin bölünmesi, uyku düzeninin bozulması, tükenmişlik ve dijital gözetim baskısı; işverenin iş sağlığı ve güvenliğini sağlama yükümlülüğü ile çalışanın özel hayatının korunması bakımından da değerlendirilmelidir.

Türk yargısı: Dijital izler göz ardı edilemez

Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 24 Kasım 2020 tarihli, E. 2017/797, K. 2020/16600 sayılı kararında işçi, fazla çalışma yaptığını ileri sürmüştür. Yargıtay; telefon GPRS kayıtları, araç kayıtları ve haftalık raporlar getirtilmeden talebin reddedilmesini eksik inceleme olarak değerlendirmiş, bu kayıtların diğer delillerle birlikte incelenmesi gerektiğini belirtmiştir.

Karar bazen “GPRS kaydı fazla mesaiyi ispatlar” şeklinde özetleniyor. Bu ifade fazla geniştir. Yargıtayın söylediği, tek bir dijital kaydın otomatik olarak bütün çalışma süresini kanıtladığı değil; uyuşmazlıkla ilgili dijital verilerin göz ardı edilemeyeceğidir.

Uzaktan çalışma uyuşmazlıklarında aynı yaklaşım şu kayıtlara uygulanabilir:

VPN ve kurumsal sistem oturumları, e-posta ve mesaj zamanları, dosya oluşturma ve değiştirme kayıtları, çevrim içi toplantılar, görev yönetim sistemleri, çağrı ve bağlantı kayıtları.

Ancak saat 23.00’te gönderilmiş tek bir e-posta, çalışanın 18.00 ile 23.00 arasında kesintisiz çalıştığını tek başına göstermez. Kayıtların işin niteliği, işveren talimatı, tanık anlatımları ve diğer delillerle birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Anayasa Mahkemesi de Onur Özdamar kararında, fazla çalışma ücretini Anayasa’nın 35. maddesindeki mülkiyet hakkı kapsamında incelemiş ve mahkemelerin işçi ile işveren arasındaki menfaat dengesini özenli biçimde kurması gerektiğini vurgulamıştır. Önceden alınmış genel bir fazla çalışma onayı, kanuna aykırı veya öngörülemeyen bütün ek çalışmalardan peşinen feragat edildiği anlamına gelmez. (AYM, B. No: 2019/1450, 22 Şubat 2022)

Fransa: Telefona cevap vermemek kusur değildir

Fransız Yargıtayı niteliğindeki Cour de cassation’ın 17 Şubat 2004 tarihli, 01-45.889 sayılı kararında bir ambulans çalışanı, çalışma saatleri dışında kişisel cep telefonuna yapılan aramalara cevap vermediği için ağır kusurla işten çıkarılmıştı.

Mahkeme, çalışanın çalışma saatleri dışında kişisel telefonundan kendisine ulaşılamamasının kusur oluşturmadığına karar verdi. Sağlık hizmeti gibi sürekliliğin önemli olduğu bir alanda dahi çözüm, çalışanı örtülü biçimde sürekli ulaşılabilir saymak değil; nöbeti açıkça ve hukuka uygun şekilde düzenlemektir. (Cour de cassation, 17 Şubat 2004)

Fransa daha sonra bağlantıyı kesme hakkını İş Kanunu’nda açıkça düzenledi. Code du travail m. L2242-17 uyarınca dijital araçların kullanımının dinlenme, izin ve kişisel-aile hayatına saygıyı sağlayacak biçimde düzenlenmesi gerekir. Anlaşma bulunmadığında işverenin bu konuda bir şirket politikası hazırlaması ve çalışanlarla yöneticileri bilinçlendirmesi öngörülür.

Avrupa Birliği: Serbest zaman gerçekten serbest mi?

Avrupa Birliği Adalet Divanı, C-344/19 ve C-580/19 sayılı 9 Mart 2021 tarihli kararlarında nöbet ve bağlı bekleme sürelerini değerlendirirken işlevsel bir ölçüt geliştirdi.

İşverenin getirdiği sınırlamalar, çalışanın hizmet sunmadığı zamanı serbestçe kullanma ve kendi işleriyle ilgilenme imkânını objektif ve çok önemli ölçüde kısıtlıyorsa bekleme süresinin tamamı çalışma süresi sayılabilir. Sınırlamalar bu yoğunlukta değilse yalnızca fiilen çalışılan müdahale süreleri çalışma süresi kabul edilir.

Bu ölçüt uzaktan çalışmaya doğrudan uyarlanabilir. Çalışanın evde bulunması tek başına belirleyici değildir. Cevap süresi, çağrı sıklığı, bilgisayar başına geçme zorunluluğu ve cevap vermemenin sonuçları birlikte incelenmelidir. (ABAD, C-580/19; ABAD, C-344/19)

ABAD’ın CCOO/Deutsche Bank kararındaki diğer önemli ilke ise işverenlerin günlük çalışma süresini ölçmeye elverişli objektif, güvenilir ve erişilebilir bir sistem kurmasıdır. Uzaktan çalışma bu ihtiyacı ortadan kaldırmaz; aksine görünmeyen dijital çalışmayı kaydetmek bakımından daha önemli hâle getirir. (ABAD, C-55/18, 14 Mayıs 2019)

Avrupa Parlamentosu da 21 Ocak 2021 tarihli kararında bağlantıyı kesmeyi, çalışma süresi dışında dijital araçlarla işle ilgili faaliyet veya iletişimde bulunmamak olarak tanımladı. Bu karar bir AB direktifi değildir; fakat işverenin çalışanı çalışma saatleri dışında doğrudan veya dolaylı olarak ulaşılabilir olmaya zorlamaması gerektiğini açık bir politika hedefi olarak ortaya koymaktadır. (Avrupa Parlamentosu, P9_TA(2021)0021)

Amerika Birleşik Devletleri: Hakkın adı farklı, sorun aynı

ABD federal hukukunda Avrupa’daki anlamıyla genel bir “right to disconnect” bulunmuyor. Tartışma daha çok Fair Labor Standards Act kapsamında fiilen çalışılan sürenin bilinmesi, kaydedilmesi ve ücretlendirilmesi üzerinden yürütülüyor.

Allen v. City of Chicago davasında organize suçlar biriminde çalışan polisler, görev saatleri dışında kendilerine verilen BlackBerry cihazları üzerinden yaptıkları işlerin ücretlendirilmesini talep etti. Yedinci Temyiz Çevre Mahkemesi, bazı mesai dışı dijital faaliyetlerin ücretlendirilebilir çalışma olduğunu kabul etti. Buna rağmen çalışanların bu süreleri bildirmediğini işverenin bildiği veya bilmesi gerektiği yeterince ispatlanamadığı için işveren lehine karar verildi. (Seventh Circuit, No. 16-1029, 3 Ağustos 2017)

Kararın iki yönlü mesajı vardır: Mesai dışındaki telefon ve e-posta işi çalışma sayılabilir; fakat bunu görünür ve bildirilebilir kılan gerçek bir kayıt sistemi de bulunmalıdır.

ABD Çalışma Bakanlığının uzaktan çalışma rehberi de işverenin talep etmediği fakat bildiği veya bilmesi gerektiği evden çalışmayı ücretlendirmekle yükümlü olduğunu belirtir. İşveren makul bir bildirim sistemi kurabilir; ancak fiilen bildiği çalışmayı “Çalışan forma yazmamış” diyerek yok sayamaz. (U.S. Department of Labor, Field Assistance Bulletin 2020-5)

İşverenin kurması gereken sınır

Sağlıklı bir uzaktan veya hibrit çalışma sisteminde en az şu konular açıkça düzenlenmelidir:

  • Normal çalışma ve iletişim saatleri
  • Mesai dışında cevap verilmesinin beklenmediği
  • Gerçek acil durumun tanımı ve kullanılacak özel kanal
  • Nöbet düzeni, cevap süresi ve karşılığı
  • Fazla çalışma talebinin kim tarafından ve nasıl verileceği
  • Uzaktan çalışılan sürenin nasıl kaydedileceği
  • Ertesi iş günü cevap veren çalışanın olumsuz değerlendirilmemesi
  • Yöneticilerin gecikmeli gönderim ve iş yükü planlaması konusunda eğitilmesi

Mesajın sonuna “Müsait olduğunda bakarsın” yazılması, kurum kültürü gerçekte derhâl cevap bekliyorsa yeterli değildir. Politika ile günlük yönetim davranışı aynı yönde olmalıdır.

Ulaşılamama hakkı, işverenin çalışanla hiçbir zaman iletişim kuramayacağı anlamına gelmez. Acil durumlar ve gerçekten gerekli nöbet düzenleri kurulabilir. Fakat istisna açıkça tanımlanmalı, süre kaydedilmeli, dinlenme hakkı korunmalı ve çalışmanın karşılığı ödenmelidir.

Uzaktan çalışma, çalışanı sürekli çevrim içi bir nöbetçiye dönüştürmemelidir.

İşyeri eve taşınabilir; fakat mesai, çalışanın bütün hayatına yayılamaz.

Bu yazı ilk olarak 26 Ağustos 2026 tarihinde LinkedIn’de yayımlanmıştır: Uzaktan Çalışmak Her Zaman Ulaşılabilir Olmak Demek Değildir

İşveren “yarından itibaren herkes ofiste” diyebilir mi?

Bu sorunun tek bir cevabı yok. Çünkü uzaktan çalışmanın nasıl başladığı, nasıl sürdüğü ve taraflar arasında hangi hukuki zemine oturduğu sonucu bütünüyle değiştirebilir. Özellikle iki ihtimali birbirinden ayırmak gerekir:

  1. İş ilişkisi baştan itibaren uzaktan çalışma esasına göre kurulmuştur veya uzaktan çalışma sonradan tarafların anlaşmasıyla kalıcı bir çalışma koşuluna dönüşmüştür.
  2. İşçi pandemi, zorlayıcı neden veya geçici bir işveren kararı nedeniyle uzaktan çalışmaya geçmiş; asıl sözleşmesel çalışma yeri ise işyeri olarak kalmıştır.

Aynı “ofise dön” talimatı birinci durumda çalışma koşullarında esaslı değişiklik tartışmasını doğurabilirken, ikinci durumda işverenin yönetim hakkı içinde kalabilir. Türkiye’de henüz baştan beri uzaktan çalışma sözleşmesiyle çalışan bir işçinin tek taraflı olarak ofise çağrılmasını doğrudan çözen yayımlanmış bir Yargıtay kararı sınırlı. Buna karşılık Bölge Adliye Mahkemesi kararları, Yargıtay’ın çalışma yeri değişikliğine ilişkin genel ilkeleri ve yabancı mahkeme kararları oldukça net bir çerçeve sunuyor.

1. İlk soru: Uzaktan çalışma nereden doğdu?

Uzaktan Çalışma Yönetmeliği, iş ilişkisinin doğrudan uzaktan çalışma sözleşmesiyle kurulabileceğini veya işyerinde çalışan işçinin sözleşmesinin tarafların anlaşmasıyla uzaktan çalışma sözleşmesine dönüştürülebileceğini kabul ediyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı da Yönetmeliğin tanıtımında, uzaktan çalışma sözleşmesinde çalışma yeri, zaman aralığı ve sürenin belirlenmesini öngören yapıyı özellikle vurguluyor.

Bu nedenle sözleşmede işçinin çalışma yeri ev veya uzaktan çalışma alanı olarak açıkça belirlenmişse, işverenin bunu tamamen ortadan kaldırarak sürekli ofis çalışmasına geçmek istemesi sıradan bir günlük talimat olarak görülmemelidir. Çalışma yerinin ve çalışma biçiminin sözleşmesel bir unsur hâline geldiği durumlarda İş Kanunu m.22 kapsamında “esaslı değişiklik” denetimi gündeme gelebilir.

Elbette sözleşmede belirli süreli uzaktan çalışma, hibrit günler veya açık ve geçerli bir geri dönüş mekanizması düzenlenmişse sonuç farklı olabilir. Burada kritik nokta, sözleşmedeki değişiklik kaydının kapsamı ile işverenin bu yetkiyi dürüstlük kuralına, ölçülülüğe ve objektif iş gereklerine uygun kullanıp kullanmadığıdır.

2. “Sözleşmede yetki var” demek tek başına yeterli değil

Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin E. 2018/5051, K. 2019/117, 07.01.2019 tarihli kararı doğrudan uzaktan çalışma hakkında değildir; ancak çalışma yeri değişikliği bakımından temel bir ilke koyar. İş sözleşmesi ve işyeri düzenlemelerinde işverene nakil yetkisi tanınmış olmasına rağmen Yargıtay, bu yetkinin sınırsız olmadığını, keyfilik ve nesnellik yönünden yargısal denetime tabi olduğunu belirtmiştir. İşçi naklin kötüye kullanıldığını ileri sürdüğünde, değişikliği zorunlu kılan objektif nedenlerin işveren tarafından ortaya konulması gerekir. Somut olayda bu gerekçe ispatlanamadığı için fesih geçersiz bulunmuş ve işe iadeye karar verilmiştir.

Uzaktan çalışmadan ofise dönüş bakımından da aynı soru sorulmalıdır: İşverenin gerçekten hangi işi, hangi nedenle ve neden fiziksel olarak ofiste yaptırmaya ihtiyacı vardır? Sadece “şirket kültürü”, “yüz yüze çalışmayı tercih ediyoruz” veya sözleşmedeki çok genel bir değişiklik kaydı her olayda yeterli olmayabilir.

3. Türk yargısından ters yönde ama çok önemli bir karar

Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi, E. 2024/736, K. 2024/949, 07.05.2024 tarihli kararında işverenin ofisten çalışmayı tek taraflı biçimde evden çalışmaya dönüştürmesini çalışma koşullarında esaslı değişiklik olarak değerlendirdi. Mahkeme, aynı özlük hakları korunsa bile ev ortamındaki çalışma koşullarının işyeri ile aynı olmadığını; iş ve aile hayatı sınırlarının değiştiğini ve evin bir bölümünün çalışma alanına ayrıldığını vurguladı. İşçinin altı iş günü içinde yazılı kabul vermemesi hâlinde değişikliğin bağlayıcı olmadığı kabul edildi.

Bu karar yön olarak “ofisten eve” geçiş hakkındadır. Dolayısıyla “evden ofise dönüş her zaman m.22’ye tabidir” şeklinde doğrudan bir sonuç çıkarılamaz. Ancak karar, çalışma biçimi ve çalışma yerinin değişmesinin işçi açısından önemsiz bir organizasyon ayrıntısı olmadığını göstermesi bakımından güçlüdür. Başlangıçtan beri uzaktan çalışma esasına göre kurulmuş bir ilişkide ters yöndeki değişikliğin de sözleşme ve esaslı değişiklik hükümleri ışığında ayrıca incelenmesi gerekir.

4. Baştan sözleşmeli uzaktan çalışma: Almanya’dan doğrudan bir örnek

Düsseldorf Eyalet İş Mahkemesinin 12 Sa 505/14 sayılı, 10.09.2014 tarihli kararında taraflar arasında alternatifi tele çalışma için ek sözleşme vardı ve çalışma süresinin en az %40’ının evden yapılması öngörülüyordu. Sözleşmede bankaya dört haftalık bildirimle ve neden göstermeden tele çalışmayı sona erdirme yetkisi de verilmişti.

Mahkeme, işverenin tele çalışmayı hiçbir koşula bağlı olmadan sona erdirebilmesini sağlayan bu genel sözleşme hükmünü geçersiz buldu. Çalışanın menfaatlerinin de değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Ayrıca alternatifi tele çalışmanın sona erdirilmesini kural olarak çalışma düzeninde belirgin bir yer değişikliği olarak nitelendirdi; çünkü işçinin işletme içindeki çalışma biçimi ve işin organizasyonuna katılım şekli önemli ölçüde değişiyordu.

Bu karar, sözleşmeli uzaktan çalışmada en önemli mesajı veriyor: “Geri çağırma yetkisi sözleşmede yazıyor” olması, bu yetkinin koşulsuz ve sınırsız kullanılabileceği anlamına gelmeyebilir.

5. İkinci senaryo: Pandemi veya zorlayıcı nedenle geçici uzaktan çalışma

Burada hukuki başlangıç noktası farklıdır. Uzaktan Çalışma Yönetmeliği m.14/6 uyarınca uzaktan çalışmanın mevzuatta belirtilen zorlayıcı nedenlerle işyerinin tamamında veya bir bölümünde uygulanması hâlinde işçinin talebi veya onayı aranmaz. Başka bir ifadeyle uzaktan çalışma, tarafların kalıcı sözleşme değişikliği iradesinden değil geçici bir zorlayıcı nedenden doğabilir.

Öğretide bu durumda zorlayıcı neden sona erdiğinde işverenin işçiyi yazılı olarak işyerine çağırabileceği ve dönüş için ayrıca işçi onayı aranmayacağı kabul edilmektedir. Bunun nedeni, sözleşmesel ana çalışma yerinin baştan beri işyeri olması ve uzaktan çalışmanın geçici istisna niteliğinde bulunmasıdır.

Ancak “pandemide bir kez evden çalıştı, artık istediğim an devamsızlık sayarım” sonucu da çıkmaz. Geçici düzenin sınırları, geri çağırma şartları ve bildirimler açık olmalıdır.

6. Ankara BAM: Geçici uzaktan çalışmada geri çağırma hakkı saklı tutulmuştu

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin E. 2024/912, K. 2024/1606, 16.05.2024 tarihli kararı bu ikinci senaryo için doğrudan önem taşıyor.

Pandemi döneminde işveren 17.03.2020 tarihli duyuruyla çalışanların ikamet adreslerinde kalarak görevlerine evden devam edeceğini, ancak ihtiyaç duyulması hâlinde merkez ofise çağrılabileceklerini açıkça bildirmişti. Çalışanların bu ihtimale karşı şehir dışına çıkmamaları gerektiği de sözlü ve yazılı şekilde duyurulmuştu.

İşçi, depo sayımı için işyerine çağrıldığında şehir dışında olduğunu bildirerek gelmedi. Üstelik depo sayımını yapabilecek tek çalışan olduğu tespit edildi. BAM, bu davranışı doğruluk ve bağlılığa uymayan davranış olarak değerlendirerek işe iade davasının reddini yerinde buldu.

Kararın bize söylediği şey önemli: Geçici uzaktan çalışma düzeni kurulurken işveren ofise çağırma ihtimalini açıkça saklı tutmuş, çalışanı bunun koşulları hakkında bilgilendirmiş ve fiziki varlık gerektiren somut bir iş ihtiyacını ortaya koymuşsa geri dönüş talimatının hukuki zemini güçlenir.

7. Almanya: İki karar, iki farklı sonuç

Münih Eyalet İş Mahkemesinin 3 SaGa 13/21 sayılı, 26.08.2021 tarihli kararında çalışan pandemi döneminde yaklaşık iki ay evden çalışmıştı. Sözleşmede home office hakkı yoktu. İşveren çalışanın yeniden ofiste bulunmasını istedi. Mahkeme, çalışma yerinin sözleşmeyle eve sabitlenmediğini ve işverenin yönetim hakkı kapsamında home office talimatını ileriye dönük değiştirebileceğini kabul etti. Ayrıca evdeki teknik altyapının ofisteki sistemle uyumsuz olması gibi somut işletmesel nedenleri dikkate aldı. Ofise dönüş talimatı geçerli bulundu.

Buna karşılık Köln Eyalet İş Mahkemesi 6 Sa 579/23 sayılı, 11.07.2024 tarihli kararında işçi son üç yıldır yaklaşık %80 oranında home office çalışıyordu. İşveren onu 500 kilometreden fazla uzaktaki bir işyerinde tamamen yüz yüze çalışmaya geçirmek istedi. Sözleşme metni bu değişikliği açıkça engellemiyor ve home office için kesin bir sözleşme değişikliği de tespit edilmiyordu. Buna rağmen mahkeme talimatı geçersiz buldu.

Mahkemeye göre yönetim hakkı makul takdir sınırlarına tabiydi. İşçinin yıllar içinde oluşan yerleşim, aile ve lojistik menfaatleri çok güçlüydü; işveren ise fiziksel ofis varlığını zorunlu kılan yeterince somut neden ortaya koyamamıştı. Sadece işyeri kapatma kararı ve genel organizasyon tercihleri, 500 kilometrelik yer değişikliği ve home office’in tamamen kaldırılmasını haklı göstermedi. Değişiklik feshi de geçersiz bulundu.

Bu iki Alman kararı birlikte okununca kritik eşik belirginleşiyor: “Ne kadar süre evden çalışıldı?” tek başına yeterli değil; fakat sözleşme, uygulamanın süresi, çalışanın buna göre kurduğu hayat, dönüşün yarattığı yük ve işverenin somut işletmesel gerekçeleri birlikte önem kazanıyor.

8. İngiltere: Her rol için aynı cevap yok

Wilson v Financial Conduct Authority, Case No. 2302739/2023 kararında çalışanın başlangıç sözleşmesindeki normal çalışma yeri fiziksel ofisti. Pandemide uzaktan çalışmaya geçildi. Pandemi sonrasında FCA, çalışanların zamanlarının %40’ında ofiste bulunmasını öngören hibrit politika benimsedi. Çalışan ise sürekli ve %100 uzaktan çalışma talep etti.

İşveren çalışanın evden çalışırken performansının çok iyi olduğunu kabul etmesine rağmen talebi reddetti. Gerekçe; yöneticilik rolünde yüz yüze eğitim, ekip üyelerine görünür destek, yönetim toplantıları ve fiziksel işbirliğinin önemiydi. Employment Tribunal bu gerekçeleri somut ve role özgü buldu; işverenin başvuruyu yalnızca genel politika uygulayarak değil bireysel olarak değerlendirdiğini kabul etti. Mahkeme, o dönemde işvereni sürekli %100 uzaktan çalışmaya izin vermeye zorlayan genel bir hak bulunmadığını belirtti. İşveren yalnızca başvuruyu süresinde sonuçlandırmadığı için usule ilişkin sınırlı bir yaptırımla karşılaştı.

Wilson kararı, ofise dönüş talimatının otomatik olarak hukuka aykırı olmadığını; ancak “herkes gelsin, çünkü şirket politikamız bu” yaklaşımı yerine rolün fiziksel varlık gerektiren unsurlarının somutlaştırılmasının önemini gösteriyor.

9. Pandemi uzaktan çalışması ne zaman “geçici” olmaktan çıkar?

En zor alan burası. Pandemi sona erdikten sonra işveren yıllarca uzaktan veya hibrit çalışmayı sürdürmüş, yeni sözleşme eki imzalamış, uzaktan çalışma politikası oluşturmuş veya fiilen bu düzeni sürekli kabul etmiş olabilir. Böyle bir durumda başlangıçtaki “zorlayıcı neden” açıklaması giderek zayıflar ve yeni bir çalışma koşulunun oluşup oluşmadığı ayrıca değerlendirilmelidir.

Bu serinin ilk bölümünde incelediğimiz İstanbul BAM 52. Hukuk Dairesinin E. 2024/351, K. 2024/1416, 13.09.2024 tarihli kararı bunun iyi bir örneğiydi. İşveren evden çalışmayı aylarca fiilen kabul etmiş, çalışma e-postalarla sürmüş ve uzaktan çalışma düzeninin kaldırıldığını açıkça bildirmeden devamsızlık tutanakları düzenlemişti. BAM feshi geçersiz bulmuştu.

Dolayısıyla “pandemide başlamıştı” cümlesi yıllar sonra tek başına yeterli savunma değildir. İşveren, uzaktan çalışmanın geçici mi kalıcı mı olduğunu ve hangi tarihte hangi koşullarla sona ereceğini yönetmek zorundadır.

10. İşveren için güvenli ofise dönüş kontrolü

  • İş sözleşmesinde çalışma yeri ve uzaktan çalışma biçimi nasıl düzenlenmiş?
  • Uzaktan çalışma belirli süreli mi, süresiz mi? Geri dönüş veya revizyon hükmü var mı?
  • Uzaktan çalışma zorlayıcı nedenle mi başladı, tarafların anlaşmasıyla mı?
  • Pandemi sonrasında yeni sözleşme eki, politika veya kalıcı hibrit uygulama oluştu mu?
  • İşverenin ofis varlığına ilişkin gerekçesi somut mu? Hangi görevler gerçekten fiziksel varlık gerektiriyor?
  • Dönüş, işçinin ikametini, ulaşım süresini, aile yükümlülüklerini veya sağlık durumunu ağır biçimde etkiliyor mu?
  • Aynı durumdaki çalışanlara tutarlı davranılıyor mu?
  • Engellilik, sağlık veya ayrımcılık hukuku bakımından ayrıca makul uyarlama yükümlülüğü var mı?
  • Açık, yazılı ve makul süreli bir dönüş bildirimi yapıldı mı?
  • Değişiklik İş Kanunu m.22 kapsamında esaslı değişiklik oluşturuyorsa gerekli prosedür işletildi mi?

Sonuç

Uzaktan çalışmayı sona erdirmek her zaman yalnızca yönetim hakkının kullanılması değildir. Baştan itibaren uzaktan çalışma esasına göre kurulan veya sonradan kalıcı bir çalışma koşuluna dönüşen ilişkilerde, tam zamanlı ofise dönüş sözleşme değişikliği ve İş Kanunu m.22 sorununu gündeme getirebilir.

Buna karşılık pandemi veya başka bir zorlayıcı nedenle geçici olarak evden çalışmaya geçirilen; asıl çalışma yeri işyeri olarak kalan ve geri çağırma ihtimali baştan açıkça düzenlenen çalışan bakımından işverenin ofise dönüş talimatı çok daha güçlü bir hukuki zemine sahiptir.

Karşılaştırmalı içtihatların ortak mesajı ise daha da net: sözleşme kadar uygulamanın süresi, tarafların makul beklentileri, dönüşün çalışan üzerindeki somut etkisi ve işverenin fiziksel varlığı neden gerçekten gerekli gördüğünü açıklayabilmesi önemlidir.

Kısacası, “ofise dönüş” toplu bir e-posta ile verilebilecek basit bir talimat gibi görünse de hukuken önce şu sorunun cevabı bulunmalıdır: İşçi eve geçici olarak mı gönderilmişti, yoksa uzaktan çalışma artık sözleşmenin ve çalışma hayatının bir parçası mı olmuştu?

Kararlar ve kaynaklar

  1. Ankara BAM 6. HD, E. 2024/912, K. 2024/1606, 16.05.2024. Karar özeti ve künyesi: İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, “Covid-19 Sonrası Yeni Normal ve Uzaktan Çalışma”, Mart 2026.
  2. Sakarya BAM 9. HD, E. 2024/736, K. 2024/949, 07.05.2024. Aynı akademik kaynakta aktarılmaktadır.
  3. Yargıtay 9. HD, E. 2018/5051, K. 2019/117, 07.01.2019. Çalışma ve Toplum Yargı Kararları.
  4. İstanbul BAM 52. HD, E. 2024/351, K. 2024/1416, 13.09.2024.
  5. Landesarbeitsgericht Düsseldorf, 12 Sa 505/14, 10.09.2014. Resmî NRW yargı portalı.
  6. Landesarbeitsgericht München, 3 SaGa 13/21, 26.08.2021. Resmî Bayern Recht.
  7. Landesarbeitsgericht Köln, 6 Sa 579/23, 11.07.2024. Resmî NRW yargı portalı.
  8. Wilson v Financial Conduct Authority, Employment Tribunal, Case No. 2302739/2023. Resmî GOV.UK karar metni.

Bu yazı ilk olarak 19 Ağustos 2026 tarihinde LinkedIn’de yayımlanmıştır: Uzaktan Çalışmayı Sonlandırmak: “Ofise Dön” Talimatı Her Zaman Bağlayıcı mı?

Elektrik, internet, ekipman ve hatta evin bir bölümü: Uzaktan çalışmada işveren hangi masraflara ne ölçüde katlanmalı?

Uzaktan çalışma çoğu işletme bakımından ofis, enerji ve işletme maliyetlerini azaltabiliyor. Fakat işin maliyetinin bir bölümü, çalışma mekânı değişti diye kendiliğinden işçinin üzerine geçmiyor. Yakın tarihli Türk yargı kararları tam da bu noktada önemli bir uyarı veriyor.

Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesinin E. 2023/68, K. 2024/490, 06.03.2024 tarihli kararında, uzaktan çalışan işçinin elektrik giderinin fesih tarihinde ödenmemiş olması, işçinin haklı feshi ve kıdem tazminatı bakımından belirleyici oldu. İşçi 12.08.2021 tarihinde sözleşmesini feshetti; işveren elektrik giderini ancak 19.08.2021 tarihinde ödedi. Mahkeme, fesih anında ödenmemiş elektrik gideri bulunduğunu kabul ederek işçinin haklı nedenle feshettiği ve kıdem tazminatına hak kazandığı sonucuna vardı.

Bu kararın önemi yalnızca elektrik faturasında değil. Asıl soru şu: İşveren çalışanı evden çalıştırdığında hangi maliyetleri, ne ölçüde ve hangi yöntemle karşılamak zorunda?

1. Hukuki çerçeve: İşin gideri kural olarak işverene ait

Türk Borçlar Kanunu m. 413 uyarınca, aksine anlaşma veya yerel âdet yoksa işveren iş için gerekli araç ve malzemeyi sağlamakla yükümlüdür. İşçi kendi aracını veya malzemesini işin görülmesine özgülerse, kural olarak uygun bir karşılık ödenmesi gerekir.

Daha da önemlisi TBK m. 414’tür. Hükme göre işveren, işin görülmesinin gerektirdiği her türlü harcamayı ödemekle yükümlüdür. Yazılı hizmet veya toplu iş sözleşmesiyle günlük, haftalık ya da aylık götürü gider ödemesi kararlaştırılabilir; ancak bu ödeme zorunlu harcamaları karşılayacak miktardan az olamaz. Zorunlu harcamaların kısmen veya tamamen işçi tarafından bizzat karşılanmasına ilişkin anlaşmalar ise geçersizdir. TBK m. 416 da gider alacağının kural olarak ücretle birlikte ödenmesini; düzenli masraf yapılıyorsa uygun avans verilmesini öngörür.

Uzaktan Çalışma Yönetmeliği de sözleşmede işveren tarafından sağlanan iş araçları ve ekipmanı göstermeyi; çalışma mekânının düzenlenmesinden doğan maliyetlerin nasıl karşılanacağının taraflarca belirlenmesini ve üretimle doğrudan ilgili zorunlu giderlerin tespit ve ödeme yönteminin sözleşmede düzenlenmesini ister.

Bu nedenle “uzaktan çalışma giderleri sözleşmede belirlenir” ifadesini, zorunlu giderlerin sıfırlanabileceği şeklinde okumak isabetli değildir. Sözleşmede belirlenmesi gereken asıl olarak giderin kapsamı, hesaplanma yöntemi, belge düzeni ve ödeme usulüdür.

2. Sakarya BAM: Elektrik gideri küçük bir kalem değildi

Sakarya BAM kararına konu olayda elektrik gideri, sözleşmenin sona ermesinden sonra ödenmişti. Mahkeme açısından kritik an fesih tarihiydi. O tarihte işçinin ödenmemiş elektrik gideri vardı. Mahkeme bunu, işçinin haklı feshi bakımından yeterli gördü ve kıdem tazminatına hak kazandığını kabul etti.

Kararın bize söylediği şey, birkaç yüz veya birkaç bin liralık bir masraf kaleminin muhasebe ayrıntısı olarak görülmemesi gerektiğidir. Uzaktan çalışmanın zorunlu giderlerinin sistematik biçimde karşılanmaması, ücret ve gider borçlarının ihlali boyutuna ulaştığında işveren açısından sözleşmenin sona ermesi ve tazminat riski yaratabilir.

3. Türkiye’de benzer kararlar: İnternet, teknolojik araçlar ve yemek

2026 tarihli akademik çalışmada aktarılan Kayseri BAM 7. Hukuk Dairesinin E. 2021/2376, K. 2022/172, 27.01.2022 tarihli kararında, uzaktan çalışma için gerekli teknolojik araçlar, iletişim araçları ve internet hizmetinin işveren tarafından karşılanması gerektiği belirtiliyor.

Aynı çalışmada aktarılan İzmir BAM 9. Hukuk Dairesinin E. 2022/2307, K. 2024/1185, 09.05.2024 tarihli kararında ise pandemi döneminde evden çalışan işçinin yemek yardımı talebinin kabulünde hata görülmüyor. Yemek yardımı teknik anlamda her zaman “gider iadesi” değildir; ücret eki veya sosyal hak niteliği taşıyabilir. Bununla birlikte karar, uzaktan çalışma düzenine geçişin mevcut yan hakları kendiliğinden ortadan kaldırmadığını göstermesi bakımından önemlidir.

4. İşveren ne kadar ödemeli?

Bu noktada en önemli yanlış anlaşılmayı önlemek gerekir: Sakarya BAM kararı, “evden çalışan işçinin tüm elektrik faturası işverene aittir” şeklinde genel bir oran koymuyor. Türk hukukunda elektrik veya internet için herkes bakımından geçerli sabit bir yüzde de bulunmuyor.

Daha doğru yaklaşım giderleri ayırmaktır.

  • İşverenin iş için zorunlu tuttuğu özel yazılım, lisans, güvenlik anahtarı, yazıcı sarfı veya yalnızca iş için kurulan internet hattı gibi doğrudan giderlerde tam karşılama esastır.
  • Laptop, ekran, telefon, kulaklık gibi iş araçları kural olarak işveren tarafından sağlanmalı; işçinin kendi ekipmanı kullanılıyorsa karşılık ve kullanım koşulları önceden düzenlenmelidir.
  • Evde zaten bulunan internet, elektrik veya telefon gibi hem özel hem mesleki kullanılan hizmetlerde iş kullanımına isabet eden makul payın belirlenmesi gerekir.
  • Götürü aylık “home-office gideri” belirlenebilir. Ancak TBK m. 414 uyarınca bu tutarın zorunlu giderleri gerçekten karşılayacak seviyede olması gerekir.
  • Çalışma mekânının masa, sandalye, aydınlatma veya diğer düzenlemeleri bakımından Uzaktan Çalışma Yönetmeliği maliyet paylaşım yönteminin önceden belirlenmesini ister; ayrıca iş sağlığı ve güvenliği yükümlülükleri ayrı olarak gözetilmelidir.

5. İsviçre: Evin bir odası da gider olabilir

İsviçre Federal Mahkemesinin 4A_533/2018 sayılı, 23.04.2019 tarihli kararı karşılaştırmalı hukuk bakımından özellikle dikkat çekici. İşveren, çalışana kalıcı ve uygun bir çalışma yeri sağlamamış; çalışan evindeki bir odayı çalışma odası ve arşiv olarak kullanmıştı.

İşverenin savunması, çalışanın bu odayı zaten kiraladığı ve home-office nedeniyle ayrıca bir oda kiralamadığı yönündeydi. Federal Mahkeme bunu belirleyici bulmadı. Uygun bir işyeri sağlanmıyorsa evdeki çalışma altyapısının iş için zorunlu hâle gelebileceğini kabul etti. Çalışana özel odanın işyeri ve arşiv olarak kullanımı için toplam 1.425 CHF tazminat verilmişti; aylık 150 CHF üzerinden yapılan yargısal tahminin keyfî olmadığı sonucuna varıldı.

Bu karar, “işçi zaten o evi kiralıyordu” savunmasının her hukuk sisteminde yeterli olmadığını gösteriyor.

6. Fransa: Evin profesyonel kullanımı ayrı bir yük

Fransız Cour de cassation’ın 7.04.2010 tarihli kararlarında, çalışanın özel konutunun işverenin talebiyle profesyonel amaçla kullanılmasının özel yaşama müdahale oluşturan ayrı bir yük olduğu ve bunun tazmin edilmesi gerektiği kabul edildi.

Bu yaklaşım güncelliğini de koruyor. Cour de cassation, 19.03.2025 tarihli kararında çalışana fiilen profesyonel bir mekân sağlanmamışsa veya işin telework biçiminde yapılması kararlaştırılmışsa, konutun profesyonel kullanımı nedeniyle tazminat istenebileceğini yeniden vurguladı. 2.04.2025 tarihli başka bir kararında da, çalışanın idari görevlerini yapabilmesi için işveren tarafından gerçekten kullanılabilir bir işyeri sunulup sunulmadığının araştırılması gerektiğini belirtti.

Türkiye bakımından bugün “home-office oda kirası”nın her uzaktan çalışana otomatik olarak ödenmesi gerektiğini söylemek mümkün değil. Ancak karşılaştırmalı hukuk, işverenin ofis alanından tasarruf ederken işçinin özel alanını düzenli ve zorunlu biçimde iş organizasyonuna tahsis etmesinin ekonomik değeri bulunduğu yönünde gelişiyor.

7. İşverenler için uygulama modeli

En güvenli yaklaşım, giderleri uzaktan çalışma ek protokolünün bağımsız bir bölümü hâline getirmektir. En az şu konular açıkça düzenlenmelidir:

  • Hangi araç ve ekipmanı işveren sağlayacak?
  • İşçinin kendi ekipmanını kullanması mümkün mü; mümkünse karşılığı ne olacak?
  • Elektrik, internet, telefon ve sarf giderleri nasıl hesaplanacak?
  • Aylık götürü ödeme varsa tutar ve revizyon yöntemi nedir?
  • Olağanüstü veya götürü bedeli aşan zorunlu giderler nasıl belgelenecek?
  • Giderler hangi tarihte ödenecek?
  • Hibrit çalışanlarda uzaktan çalışma günü sayısı hesaba nasıl yansıyacak?
  • Çalışma alanı ve ergonomi için hangi düzenlemeler yapılacak?

Özellikle “ücrete bütün giderler dahildir” şeklindeki genel ve soyut hükümlerden kaçınılmalıdır. Zorunlu giderleri fiilen karşılamayan bir düzenleme, TBK m. 414 karşısında işvereni korumayabilir.

Sonuç

Uzaktan çalışma işyerini ortadan kaldırmıyor; yalnızca işin görüldüğü yeri değiştiriyor. İşveren ofis maliyetinden tasarruf ederken, işin elektrik, internet, ekipman ve çalışma alanı maliyetini sessizce çalışana devredemez.

Sakarya BAM’ın elektrik giderine ilişkin kararı bunun en somut örneklerinden biri: küçük görünen bir gider, fesih tarihinde ödenmediği için haklı fesih ve kıdem tazminatı sonucuna kadar ulaştı.

Bundan sonraki tartışma artık yalnız “işveren ödemeli mi?” değil. Asıl soru, hangi giderin ne ölçüde iş için zorunlu olduğu ve bunun nasıl şeffaf, ölçülebilir ve sürdürülebilir bir sisteme bağlanacağıdır.

Karar künyesi

Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi, E. 2023/68, K. 2024/490, 06.03.2024.

Kaynaklar

  1. Aysu Eren Yüce / Aslı Naneci Arıcı, “Covid-19 Sonrası Yeni Normal ve Uzaktan Çalışma”, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 11, S. 1, Mart 2026.
  2. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 413-416, Adalet Bakanlığı Mevzuat Genel Müdürlüğü.
  3. Uzaktan Çalışma Yönetmeliği, RG 10.03.2021, S. 31419.
  4. İsviçre Federal Mahkemesi, 4A_533/2018, 23.04.2019.
  5. Cour de cassation, Chambre sociale, 07.04.2010; 19.03.2025; 02.04.2025.

Bu yazı ilk olarak 12 Ağustos 2026 tarihinde LinkedIn’de yayımlanmıştır: Ofisi Eve Taşımak, Gideri İşçiye Yüklemez

Yargıtay’ın objektif performans ölçümü ilkeleri uzaktan ve hibrit çalışmada ne anlatıyor?

Uzaktan çalışmada performansın ölçülmesi, işverenlerin en sık zorlandığı alanlardan biri. Çalışanın ofiste fiziksel olarak görülmemesi, yönetimi çoğu zaman kolay ölçülebilen dijital verilere yöneltiyor: çevrim içi geçirilen süre, sistemde “aktif” görünme, klavye ve mouse hareketleri, mesajlara cevap hızı, toplantı sayısı, tamamlanan çağrı veya işlem adedi…

Bu verilerin bazıları iş organizasyonu bakımından yararlı olabilir. Ancak kolay ölçülebilmeleri, tek başlarına performansı gösterdikleri anlamına gelmez.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 20.11.2017 tarihli kararı, doğrudan uzaktan çalışma uyuşmazlığına ilişkin olmamakla birlikte, performans düşüklüğüne dayalı fesihlerde işverenin uyması gereken temel kuralları açık biçimde ortaya koyuyor. Bu ilkeler, dijital verilerin giderek daha yoğun kullanıldığı uzaktan ve hibrit çalışma bakımından bugün daha da önemli.

Olay neydi?

İşçi, 4 Haziran 2014 ile 25 Aralık 2015 tarihleri arasında bir çağrı merkezinde müşteri temsilcisi olarak çalışıyordu.

İşveren, çalışanın işe başladığı tarihten itibaren gerekli özeni göstermediğini, çeşitli uyarılara rağmen yükümlülüklerini yerine getirmediğini, performansının düşük kaldığını ve iş disiplinine aykırı davranışlarda bulunduğunu ileri sürdü. Bu gerekçelerle iş sözleşmesi feshedildi.

İlk derece mahkemesi, işyeri dosyasındaki tutanakları, çalışanın savunmalarını ve tanık anlatımlarını birlikte değerlendirerek feshin geçerli sebebe dayandığını kabul etti ve işe iade davasını reddetti.

Dosya Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin önüne geldiğinde ise sonuç değişti.

Yargıtay performans feshi için hangi koşulları aradı?

Yargıtay, performans düşüklüğünün feshe dayanak yapılabilmesi için yalnızca işverenin çalışandan memnun olmamasını veya birtakım olumsuz tutanaklar düzenlemesini yeterli görmedi.

Kararda performans sisteminin şu özellikleri taşıması gerektiği belirtildi:

1. Ölçütler objektif olmalıdır.

Aynı işi yapan çalışanlar aynı kurallara tabi tutulmalıdır. Yönetici kanaatine, kişisel izlenime veya dönemsel değerlendirmeye dayalı ölçümler, tek başına yeterli değildir.

2. Standartlar işyerine ve yapılan işe özgü olmalıdır.

Her iş için aynı performans göstergeleri kullanılamaz. Ölçüm, görevin gerçek içeriğiyle ve çalışandan beklenen sonuçla bağlantılı olmalıdır.

3. Hedefler gerçekçi ve makul olmalıdır.

Çalışana ulaşılması fiilen mümkün olmayan veya işverenin organizasyonundan kaynaklanan sorunlar nedeniyle gerçekleştirilemeyen hedefler yüklenemez.

4. Kriterler önceden belirlenmeli ve çalışana bildirilmelidir.

Çalışan, hangi davranışının veya hangi sonucunun performans değerlendirmesinde ne şekilde dikkate alınacağını önceden bilmelidir. Fesih aşamasında sonradan oluşturulan veya daha önce açıklanmayan ölçütler geçerli bir performans sisteminin yerini tutmaz.

5. Düşüklük süreklilik göstermelidir.

Koşullara göre değişen, kısa süreli veya tekil sonuçlar performans düşüklüğüne dayalı fesih için yeterli olmayabilir. Süreklilik gösteren bir düşüş veya düşme eğilimi ortaya konulmalıdır.

6. Hedefe ulaşılamaması tek başına yeterli değildir.

Çalışanın belirlenen hedefe ulaşamamış olması, otomatik olarak geçerli fesih sebebi oluşturmaz. Çalışanın hedefe ulaşabilecek kapasiteye sahip olduğu hâlde gerekli gayreti göstermediğinin de değerlendirilmesi gerekir.

7. İşveren gelişim imkânı sağladığını kanıtlamalıdır.

İşveren, daha önce kabul ettiği performans düzeyinin üzerinde bir sonuç bekliyorsa eğitim verdiğini, gerekli araçları sağladığını ve iş koşullarını iyileştirdiğini göstermek zorundadır.

İşveren davayı neden kaybetti?

Somut olayda işveren, işyerinde uygulandığını ileri sürdüğü performans değerlendirme veya ölçme sistemine ilişkin belgeleri dosyaya sunamadı. Çalışana performansını artırmaya yönelik eğitim verildiğini gösteren bir belge de bulunmuyordu.

Yargıtay, feshin geçerli sebebe dayandığını ispat yükü altında bulunan işverenin bu yükümlülüğünü yerine getiremediği sonucuna vardı.

İlk derece mahkemesinin ret kararı ortadan kaldırıldı; feshin geçersizliğine ve işçinin işe iadesine karar verildi. İşe başlatmama tazminatı dört aylık brüt ücret olarak belirlendi; ayrıca en çok dört aylık boşta geçen süre ücreti ve diğer haklara hükmedildi.

Karar uzaktan ve hibrit çalışmada ne anlatıyor?

Kararın konusu çağrı merkezindeki performans feshi olsa da ortaya koyduğu ilkeler uzaktan ve hibrit çalışma bakımından doğrudan uygulanabilir niteliktedir.

Uzaktan çalışmada işverenler çoğu zaman ölçülmesi kolay dijital göstergelere ağırlık veriyor. Ancak şu veriler, işin niteliğiyle ve çıktısıyla ilişkilendirilmeden tek başına düşük performansın kanıtı sayılamaz:

  • Sistemde çevrim içi veya “aktif” görünen süre,
  • Klavye ve mouse hareketlerinin sıklığı,
  • E-postaya veya mesaja cevap verme süresi,
  • Çevrim içi toplantılara katılım sayısı,
  • Kamera açık geçirilen süre,
  • Sisteme giriş ve çıkış saatleri,
  • Uygulamada geçirilen süre,
  • Gün içinde tamamlanan işlem sayısı.

Örneğin bir hukukçu, yazılımcı, tasarımcı veya araştırmacı uzun süre klavye hareketi oluşturmadan okuyabilir, düşünebilir veya başka bir cihaz üzerinde çalışabilir. Buna karşılık sürekli çevrim içi görünen bir çalışan, işin beklenen sonucunu üretmiyor olabilir.

Dolayısıyla aktivite verisi ile performans sonucu aynı şey değildir.

İşveren dijital verileri kullanacaksa öncelikle şu sorulara cevap vermelidir:

  • Ölçülen veri, çalışanın görev tanımıyla gerçekten bağlantılı mı?
  • Çalışandan beklenen çıktı ve kalite standardı önceden açıklandı mı?
  • Aynı işi yapan çalışanlar aynı kurallarla mı değerlendiriliyor?
  • Sistem arızası, internet kesintisi, iş yükü dağılımı veya diğer birimlerin gecikmesi ayrıştırılıyor mu?
  • Çalışana sonuçlar hakkında görüş bildirme ve itiraz etme olanağı tanınıyor mu?
  • Performans düşüklüğü süreklilik gösteriyor mu?
  • Eğitim, geri bildirim ve makul iyileşme süresi sağlandı mı?

İşverenler için uygulama önerileri

1. Performansı “görünürlük” değil, çıktı üzerinden tanımlayın.

Çalışanın ekranda bulunmasını değil; görevin tamamlanmasını, işin kalitesini, doğruluğunu, süresini ve kurumsal hedefe katkısını ölçün.

2. Dijital verilerin rolünü sınırlandırın.

Aktiflik veya sistem verileri, performansın yalnızca destekleyici unsurlarından biri olabilir. Tek başına fesih nedeni hâline getirilmemelidir.

3. Kriterleri önceden ve yazılı olarak açıklayın.

Görev bazlı hedefleri, değerlendirme dönemini, kullanılan veri kaynaklarını, eşik değerleri ve sonucun nasıl hesaplandığını çalışanla paylaşın.

4. Verinin bağlamını araştırın.

Düşük görünen sonucun işçiden mi, kullanılan sistemden mi, ekipman yetersizliğinden mi, iş yükü dağılımından mı veya işverenin organizasyonundan mı kaynaklandığını ayırın.

5. Geri bildirim ve gelişim süreci oluşturun.

Çalışana somut geri bildirim verin; eğitim, teknik destek ve makul iyileşme süresi sağlayın. Performans gelişim planı yalnızca feshe hazırlık belgesi değil, gerçek bir iyileştirme aracı olmalıdır.

6. Feshi son çare olarak değerlendirin.

Görev uyarlaması, eğitim, iş süreçlerinin düzeltilmesi veya başka uygun pozisyon seçenekleri değerlendirilmeden doğrudan feshe gidilmesi önemli risk taşır.

Sonuç

Uzaktan çalışmada dijital iz bırakmak kolaydır; fakat bu izleri doğru yorumlamak zordur.

Çalışanın ne kadar süre çevrim içi göründüğü, tek başına ne kadar çalıştığını veya işini ne ölçüde iyi yaptığını göstermez. Performans ölçümü, önceden belirlenmiş, çalışana bildirilmiş, işin niteliğine uygun, objektif ve süreklilik gösteren verilere dayanmalıdır.

Aksi hâlde işveren, elinde çok sayıda dijital kayıt bulunmasına rağmen performans düşüklüğüne dayalı feshi ispatlayamayabilir.

Kararın künyesi

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi
E. 2017/411
K. 2017/18515
T. 20.11.2017

Kararın tam metni: https://yargi.calismatoplum.org/performans/

Bu yazı ilk olarak 5 Ağustos 2026 tarihinde LinkedIn’de yayımlanmıştır: Çevrim İçi Görünmek Performans Değildir

Çalışanın haberi olmadan elde edilen kayıtlar fesihte kullanılabilir mi?

Uzaktan ve hibrit çalışma, işverenlere çalışanların iş süreçlerini dijital araçlarla izleme imkânı sağladı. Çevrim içi olma süresi, uygulama kullanımı, klavye ve mouse hareketleri, ekran görüntüleri, internet geçmişi ve hatta otomatik “verimlilik puanları” artık teknik olarak kolayca ölçülebiliyor.

Ancak ölçülebilen her verinin hukuken toplanabileceği ve fesihte kullanılabileceği söylenemez.

Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 7 Mayıs 2019 tarihli kararı, işverenin çalışanın davranışlarına ilişkin ciddi bulgulara ulaşmış olsa bile, bu bulguları elde etme yöntemindeki hukuka aykırılık nedeniyle haklı fesih savunmasını kaybedebileceğini gösteriyor.

Olay neydi?

İşveren, çalışanın çalışma saatleri içinde kariyer sitelerine girdiğini, sohbet sitelerinde zaman geçirdiğini, başka bir çalışanı işverene bazı bilgileri vermemesi konusunda yönlendirdiğini, şirketin araç vermemesi üzerine işveren hakkında olumsuz ifadeler kullandığını, fuarlara katılmamak için çeşitli mazeretler ürettiğini ve işe girişte sahip olması gereken nitelikler konusunda hatalı bilgi verdiğini ileri sürdü.

Dosya kapsamına göre bu davranışların bir bölümü gerçekten tespit edilmişti.

İşveren ayrıca çalışanın şirketin gizli bilgilerini bir USB bellekle işyeri dışına çıkardığını savundu. Ancak tanıklar, çalışanın zaman zaman işini evden yürüttüğünü ve dizüstü bilgisayar kullandığını belirtti. Şirket sırlarının işyeri dışına çıkarıldığı iddiasını destekleyen somut bir delil sunulamadı.

Asıl sorun, diğer tespitlerin nasıl elde edildiğiydi.

İşveren, çalışanın bilgisayarına “klavye yakalayıcısı” olarak nitelendirilen özel bir takip programı yerleştirmişti. Programla çalışanın bilgisayar hareketleri ve yazışmaları günlük olarak kaydediliyor; özel hayata ilişkin bilgilerle işe ilişkin veriler arasında ayrım yapılmıyordu.

Çalışanın bu programdan haberdar olduğu veya izleme yapılacağı konusunda önceden bilgilendirildiği ise ispatlanamadı.

Yargıtay ne dedi?

Yargıtay, işverenin yönetim hakkı kapsamında çalışanı elektronik ortamda izleyebileceğini kabul etti. Ancak bu yetkinin kullanılabilmesi için çalışanın izleme konusunda bilgilendirilmiş olması gerektiğini vurguladı.

Karara göre, çalışanın izlendiğinin bildirilmemesi veya gizlice izlenmesi hâlinde elde edilen veriler, iş sözleşmesinin ihlal edildiğini açık biçimde gösterse dahi hukuka aykırı kabul edilmelidir.

Bu nedenle gizli takip sonucunda elde edilen kayıtların haklı fesih sebebi olarak ileri sürülmesi mümkün görülmedi. Yargıtay, feshin haklı nedene dayanmadığı ve çalışanın ihbar tazminatına hak kazandığı sonucuna varılması gerektiğini belirterek ilk derece mahkemesi kararını bozdu.

Buradaki teknik ayrım önemlidir: Karar bir işe iade davasına değil, ihbar tazminatı uyuşmazlığına ilişkindir. Dolayısıyla sonuç “işe iade” değil; işverenin haklı fesih savunmasının reddedilmesi ve işçi lehine ihbar tazminatı değerlendirmesidir.

İşveren nerede hata yaptı?

İşverenin ilk hatası, dijital izlemeyi gizli yürütmesiydi. Çalışan, hangi araçla, hangi verilerinin, hangi amaçla ve ne kadar süreyle izleneceği konusunda önceden bilgilendirilmemişti.

İkinci hata, izlemenin sınırlarının bulunmamasıydı. Özel hayata ilişkin kayıtlarla işe ilişkin veriler ayrılmadan bütün hareketler günlük olarak toplanmıştı.

Üçüncü hata, daha az müdahaleci yöntemler değerlendirilmeden kapsamlı bir takip programına başvurulmasıydı. İşverenin performans, bilgi güvenliği veya iş disiplinini sağlama amacı meşru olabilir; ancak kullanılan aracın bu amaçla ölçülü olması gerekir.

Dördüncü hata ise feshi, hukuka uygunluğu tartışmalı bu kayıtlara dayandırmaktı. Çalışanın davranışıyla ilgili bağımsız ve hukuka uygun başka deliller oluşturulmadan gizli kayıtların fesih dosyasının merkezine yerleştirilmesi, haklı fesih savunmasını zayıflattı.

Karar uzaktan ve hibrit çalışma açısından neden önemli?

Karar, uzaktan çalışma döneminden önce verilmiş olsa da ortaya koyduğu ilke bugün çok daha önemlidir.

Uzaktan çalışan bir kişinin ekranının belirli aralıklarla görüntülenmesi, klavye ve mouse hareketlerinin ölçülmesi, kamera veya mikrofonun açılması, Teams ya da Slack üzerindeki aktiflik süresinin kaydedilmesi, uygulama ve internet kullanımının raporlanması veya yapay zekâ ile verimlilik puanı üretilmesi dijital izleme niteliğindedir.

İşverenin cihazın sahibi olması, bu araçları sınırsız biçimde kullanabileceği anlamına gelmez. İşverenin yönetim hakkı; çalışanın özel hayatı, haberleşme özgürlüğü ve kişisel verilerinin korunması karşısında sınırlıdır.

Türk Borçlar Kanunu’nun 419. maddesi, işçiye ait kişisel verilerin ancak işçinin işe yatkınlığıyla ilgili veya iş sözleşmesinin ifası için zorunlu olduğu ölçüde kullanılmasına izin verir. KVKK bakımından da hukuka uygunluk, belirli ve meşru amaç, amaçla bağlantılılık, sınırlılık, ölçülülük ve gerekli süre kadar muhafaza ilkeleri birlikte gözetilmelidir.

Anayasa Mahkemesi de daha sonraki E.Ü. kararında, çalışanın iletişiminin denetlenmesinde meşru amaç, önceden açık bilgilendirme, daha az müdahaleci yöntemlerin değerlendirilmesi, verilerin amaçla sınırlı tutulması ve menfaatler arasında adil denge kurulması gerektiğini kabul etti.

Burada ayrıca önemli bir KVKK ayrımı yapılmalıdır: Açık rıza, çalışan izlemesinde her durumda tek ve zorunlu hukuki sebep değildir. İşveren önce veri işleme faaliyetinin hukuki sebebini doğru belirlemeli; aydınlatma yükümlülüğünü ise bu hukuki sebepten ayrı ve eksiksiz biçimde yerine getirmelidir.

İşverenler ne yapmalı?

1. İzleme politikasını yazılı hâle getirin.

Hangi araçların kullanılacağını, hangi verilerin toplanacağını, izlemenin amacını, kapsamını, süresini, saklama dönemini ve verilere kimlerin erişeceğini açıkça belirleyin.

2. Çalışanı önceden ve anlaşılır biçimde bilgilendirin.

Genel nitelikte “şirket cihazları denetlenebilir” ifadesi her durumda yeterli olmayabilir. Kullanılan yöntemin çalışan tarafından öngörülebilir olması gerekir.

3. En az müdahaleci aracı seçin.

Amaç, görevlerin tamamlanıp tamamlanmadığını görmekse sürekli ekran kaydı veya keylogger kullanmak yerine görev ve çıktı takibi tercih edilmelidir.

4. Özel alanı ayırın.

İşe ilişkin verilerle özel yazışmalar ve kişisel kullanım verileri arasında teknik ve organizasyonel ayrım kurun. Yetkisiz erişimi engelleyin ve saklama sürelerini sınırlayın.

5. Fesih kararını yalnızca gizli kayıtlara dayandırmayın.

Şüphe ortaya çıktığında hukuka uygun bağımsız deliller toplayın, çalışanın savunmasını alın ve davranışın ağırlığı ile uygulanacak yaptırım arasında ölçülülük sağlayın.

Sonuç

Dijital izleme işverenin yönetim hakkının bir parçası olabilir; fakat gizli, sınırsız ve amaç ayrımı yapılmaksızın yürütülen izleme yönetim hakkının sınırlarını aşar.

Bu kararın işverenlere verdiği temel mesaj açıktır: Çalışanın davranışına ilişkin tespit doğru olsa bile, o tespitin elde edilme yöntemi hukuka uygun değilse haklı fesih savunması kaybedilebilir.

Kararın künyesi

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi
E. 2017/21857
K. 2019/9884
T. 07.05.2019
Konu: Gizli elektronik izleme kayıtlarının haklı fesihte kullanılması ve ihbar tazminatı

Kararın tam metni

https://yargi.calismatoplum.org/iscinin-haberi-olmadan-izlenmesi-yoluyla-elde-edilen-bilgilerin-hakli-fesih-sebebi-olarak-kullanilamayacagi/

Bu yazı ilk olarak 29 Temmuz 2026 tarihinde LinkedIn’de yayımlanmıştır: Dijital İzlemeyle Haklıyken Haksız Duruma Düşmek

İstanbul BAM 52. HD, E. 2024/351, K. 2024/1416

Bir çalışma biçiminin iş sözleşmesinde yeterince açık düzenlenmemiş olması, işverenin uzun süre fiilen kabul ettiği uygulamayı daha sonra yok sayabileceği anlamına gelmez.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 52. Hukuk Dairesinin 13 Eylül 2024 tarihli kararı, uzaktan çalışmaya fiilen izin veren ancak daha sonra bu çalışma biçimini devamsızlık olarak değerlendiren işverenlerin karşılaşabileceği hukuki riskleri açık biçimde ortaya koyuyor.

Olay neydi?

İşçi, işyerinde ihracat satış müdürü olarak çalışıyordu. 25 Ocak 2022 tarihinden itibaren yöneticisinin bilgisi ve kabulüyle evden çalışmaya devam ettiğini ileri sürüyordu.

Dosyadaki delillere göre işçinin 2022 yılı ocak, şubat ve mart aylarına ilişkin SGK bildirimleri 30 gün üzerinden yapılmıştı. İşveren bu dönem için eksik gün bildiriminde bulunmamış, 29 Mart 2022 tarihine kadar herhangi bir devamsızlık tutanağı da düzenlememişti.

İşyerinde başka çalışanların da zaman zaman evden çalıştığı tanık anlatımlarıyla doğrulandı. İşveren tanığı ise işçinin işyerine gelmediği dönemde evden çalıştığını ve çalışmalarını gönderdiği e-postalardan gördüğünü ifade etti.

Buna rağmen işveren, uzaktan çalışma düzeninin kaldırıldığına veya işçinin belirli bir tarihten itibaren yeniden işyerinde çalışması gerektiğine ilişkin açık bir bildirim yapmadı. Bunun yerine 29 Mart-8 Nisan 2022 tarihleri arasındaki her gün için ayrı ayrı devamsızlık tutanakları düzenledi ve iş sözleşmesini devamsızlık gerekçesiyle feshetti.

İlk derece mahkemesi ne dedi?

İlk derece mahkemesi, taraflar arasında uzaktan çalışmaya ilişkin yazılı bir sözleşme veya açık bir onay bulunmadığını değerlendirdi.

Mahkemeye göre işçi çalışma sistemini tek taraflı olarak belirleyemezdi. Bu nedenle işçinin işyerine gelmemesi devamsızlık olarak kabul edildi ve işe iade davası reddedildi.

Ancak Bölge Adliye Mahkemesi aynı olguları farklı değerlendirdi.

Bölge Adliye Mahkemesinin değerlendirmesi

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, işverenin işçinin evden çalışmasına uzun süre itiraz etmemesine önem verdi.

İşçinin SGK günlerinin tam bildirilmesi, uzun süre devamsızlık tutanağı düzenlenmemesi, işin e-postalar üzerinden devam ettiğinin bilinmesi ve işyerinde evden çalışma sisteminin uygulanması birlikte değerlendirildi.

Mahkemeye göre işverenin itiraz etmediği evden çalışma biçimi, fiilen uygulanan çalışma düzenine dönüşmüştü.

Bu düzenin sona erdirildiğine veya işçinin yeniden işyerinde çalışması gerektiğine ilişkin açık bir bildirim yapılmamıştı. İşveren, öncelikle yeni çalışma düzenini belirlemeli ve bunu işçiye bildirmeliydi.

Mahkeme ayrıca işçinin devamsızlık yapma kastının bulunmadığını ve çalışmasını uzaktan sürdürdüğünü kabul etti.

Bu nedenlerle devamsızlığa dayalı haklı fesih ispatlanamadı. İlk derece mahkemesinin kararı kaldırılarak feshin geçersizliğine ve işçinin işe iadesine karar verildi.

İşçinin süresinde başvurmasına rağmen işe başlatılmaması hâlinde dört aylık brüt ücret tutarında işe başlatmama tazminatı ile en çok dört aylık boşta geçen süre ücretine hükmedildi.

Kararın işverenler açısından önemi

Karar, uzaktan çalışma uyuşmazlıklarında yalnızca yazılı sözleşmenin değil, tarafların fiilî davranışlarının da önem taşıdığını gösteriyor.

1. Sessiz kalmak fiilî kabul sonucunu doğurabilir

İşveren, işçinin uzaktan çalıştığını bildiği hâlde uzun süre itiraz etmiyor, işin sonuçlarını kabul ediyor ve ücret ile SGK bildirimlerini tam olarak gerçekleştiriyorsa bu durum fiilî bir çalışma düzeninin kabul edildiği şeklinde değerlendirilebilir.

İşveren daha sonra yalnızca yazılı bir uzaktan çalışma sözleşmesi bulunmadığını ileri sürerek aynı dönemi devamsızlık olarak nitelendiremeyebilir.

2. Ofise dönüş talimatı açık olmalıdır

Uzaktan veya hibrit çalışma düzeni sona erdirilecekse çalışana en azından şu hususların açıkça bildirilmesi gerekir:

  • Ofise dönüşün başlangıç tarihi,
  • Çalışmanın yapılacağı işyeri,
  • Çalışma gün ve saatleri,
  • Yeni düzenin gerekçesi,
  • Geçiş için tanınan makul süre,
  • Raporlama ve erişilebilirlik yükümlülükleri.

Çalışma yeri veya çalışma biçimindeki değişiklik somut olayda esaslı değişiklik oluşturuyorsa İş Kanunu’nun 22. maddesindeki yazılı değişiklik prosedürünün ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

3. Dijital çalışma devamsızlık değerlendirmesinde göz ardı edilemez

Uzaktan çalışmada fiziksel olarak işyerine gelmemek, tek başına çalışmamak anlamına gelmez.

E-postalar, çevrim içi toplantılar, sisteme girişler, hazırlanan raporlar, tamamlanan görevler ve müşterilerle yürütülen iletişim, çalışmanın fiilen sürdüğünü gösterebilir.

İşveren devamsızlık tutanağı düzenlemeden önce işçinin dijital kanallar üzerinden çalışıp çalışmadığını araştırmalıdır.

4. Devamsızlık tutanakları geriye dönük yaptırım aracına dönüştürülmemelidir

İşverenin aylar boyunca kabul ettiği bir çalışma düzenini açıkça sona erdirmeden art arda devamsızlık tutanakları düzenlemesi, tutanakların güvenilirliğini ve feshin haklılığını zayıflatır.

Önce çalışma düzeni netleştirilmeli, çalışana açık talimat verilmeli ve yükümlülüğe uyum için makul bir süre tanınmalıdır.

5. Fesih son çare olmalıdır

Uzaktan çalışma düzeninden kaynaklanan belirsizliklerde doğrudan feshe başvurmak önemli bir risk taşır.

İşveren öncelikle yazılı bildirim, çalışma koşullarının netleştirilmesi, ihtar, makul uyum süresi ve ölçülü disiplin tedbirlerini değerlendirmelidir.

Sonuç

Uzaktan çalışma, yalnızca işçinin fiziksel olarak nerede bulunduğuna bakılarak yönetilemez.

İşverenin işçinin nerede, hangi günlerde, hangi saatlerde ve hangi yöntemlerle çalışacağını açık biçimde belirlemesi; uygulamadaki değişiklikleri yazılı olarak bildirmesi ve fiilen sürdürülen dijital çalışmayı dikkate alması gerekir.

İşverenin uzun süre kabul ettiği uzaktan çalışma biçimini herhangi bir geçiş veya değişiklik bildirimi yapmadan devamsızlık olarak değerlendirmesi, feshin geçersiz bulunmasına ve işe iadenin mali sonuçlarıyla karşılaşmasına neden olabilir.

Kararın künyesi

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi
52. Hukuk Dairesi
E. 2024/351
K. 2024/1416
T. 13.09.2024

Karar, 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 8/1-a maddesi gereğince temyiz yolu kapalı ve kesin olarak verilmiştir.

Kararın tam metni

https://yargi.calismatoplum.org/isverenin-evden-calismaya-onay-vermesi/

Bu yazı ilk olarak 22 Temmuz 2026 tarihinde LinkedIn’de yayımlanmıştır: Uzaktan Çalışmayı Kabul Edip Sonra Devamsızlık Saymak

Mesai Takibinde Parmak İzi ve Yüz Tanıma: KVKK, GDPR ve Ölçülülük İlkesi Bakımından Biyometrik Veri Kullanımı

Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun mesai takibi amacıyla biyometrik veri işlenmesine ilişkin 29.04.2026 tarihli ve 2026/921 sayılı İlke Kararı, işyerlerinde parmak izi, yüz tanıma, avuç içi veya benzeri biyometrik sistemlerin kullanımı tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. Karar, özellikle personel kontrol devam sistemi, mesai takibi, giriş-çıkış kontrolü ve işyerinde güvenlik gerekçeleriyle biyometrik veri işleyen kurumlar bakımından önemli sonuçlar doğuruyor.

Ancak bu karar, sanıldığı gibi veri koruma hukukunda yeni bir yön değişikliği yaratmıyor. Aksine, uzun süredir hem Türk kişisel verilerin korunması hukukunda hem de GDPR uygulamasında mevcut olan temel ilkelerin, işyeri biyometrisi bağlamında yeniden ve açık biçimde uygulanmasından ibaret.

Bu nedenle tartışmayı “parmak izi yasaklandı mı?” sorusuna indirgemek eksik olur. Asıl soru şudur:

Bir işveren, çalışanın işe gelip gelmediğini takip etmek için gerçekten çalışanın biyometrik verisini işlemek zorunda mıdır?

Bu soru bizi doğrudan kişisel verilerin korunması hukukunun merkezindeki üç ilkeye götürür: gereklilik, ölçülülük ve veri minimizasyonu.

  1. Biyometrik Veri Neden Sıradan Bir Kimlik Doğrulama Aracı Değildir?

Biyometrik veri, kişiyi benzersiz biçimde tanımlamaya veya doğrulamaya elverişli fiziksel, fizyolojik veya davranışsal özelliklerden elde edilen veridir. GDPR m. 4/14 biyometrik veriyi, özel teknik işlem sonucunda kişinin fiziksel, fizyolojik veya davranışsal özelliklerine ilişkin ortaya çıkan ve kişinin benzersiz şekilde tanımlanmasına veya doğrulanmasına imkân veren veri olarak tanımlar. GDPR m. 9 ise biyometrik veriyi, kişinin benzersiz biçimde tanımlanması amacıyla işlendiğinde özel nitelikli veri kategorisine dahil eder.

KVKK bakımından da biyometrik veriler özel nitelikli kişisel veri niteliğindedir. Bu nitelik, yalnızca veri güvenliği riskinin yüksek olmasından kaynaklanmaz. Biyometrik veri, kişinin bedeni ve kimliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Kart kaybolabilir, şifre değiştirilebilir, personel numarası yenilenebilir. Fakat parmak izi, yüz geometrisi veya iris yapısı kişinin bedenine bağlıdır ve çoğu durumda değiştirilemez.

Bu nedenle biyometrik veri işlenmesi, yalnızca “bir veri işleme faaliyeti” olarak değil, aynı zamanda kişilik hakkına ve özel hayata müdahale olarak değerlendirilmelidir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, parmak izi kayıt sistemiyle mesai takibi yapılmasına ilişkin Ramazan Şahin başvurusunda, uygulamanın kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı ve özel hayata saygı hakkı kapsamında incelenmesi gerektiğini kabul etmiştir.

Bu yaklaşım yüz tanıma sistemleri bakımından da devam etmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin yüz tanıma sistemiyle mesai takibine ilişkin kararında da personelden kişisel veri alınması kapsamındaki yüz tanıma sistemiyle mesai takibi uygulamasının, kamusal alanda gerçekleşse dahi özel hayatın gizliliği kapsamında olduğu belirtilmiştir.

Dolayısıyla biyometrik veri tartışması, yalnızca teknik bir “devam kontrol sistemi” tartışması değildir. Çalışanın bedeni üzerinden kimlik doğrulama yapılması, işverenin yönetim hakkı ile çalışanın kişilik hakkı arasındaki sınırın nerede çizileceği sorusunu gündeme getirir.

  1. Meşru Amaç Vardır; Fakat Meşru Amaç Tek Başına Yeterli Değildir

İşverenin çalışanların işe giriş-çıkış saatlerini takip etmek istemesi kural olarak meşru bir amaçtır. İş sürelerinin belirlenmesi, ücret hesaplaması, fazla mesai takibi, iş sağlığı ve güvenliği organizasyonu, disiplin süreçleri ve işletmesel planlama bakımından personel devam kontrolü gerekli olabilir.

Ancak kişisel verilerin korunması hukukunda bir amacın meşru olması, o amaç için seçilen her aracın hukuka uygun olduğu anlamına gelmez.

Burada kritik test şudur:

Aynı amaca daha az müdahaleci bir yöntemle ulaşmak mümkün müdür?

Eğer kartlı geçiş sistemi, şifre/PIN kullanımı, mobil doğrulama, RFID kart, turnike sistemi, imza föyü veya elektronik personel takip yazılımı gibi daha az müdahaleci yöntemlerle aynı sonuca ulaşılabiliyorsa, biyometrik veri işlenmesi gereklilik ve ölçülülük testini geçmekte zorlanır.

KVKK’nın 2026/921 sayılı İlke Kararı’nın ağırlık merkezi de buradadır. Kurul, mesai takibi için biyometrik veri kullanımını değerlendirirken alternatif yöntemlerin varlığına, biyometrik verinin hassas niteliğine, çalışan-işveren ilişkisindeki güç dengesizliğine ve ölçülülük ilkesine dikkat çekmiştir.

Bu yaklaşım yeni değildir. Kurul, daha önce 2020/915 sayılı kararında, belediye bünyesinde mesai kontrolü amacıyla parmak izi işlenmesini, KVKK m. 4’teki “amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma” ilkesine aykırı bulmuş ve ayrıca hukuka uygun bir işleme şartına dayanılmadığını değerlendirmiştir.

Benzer şekilde Kurul’un 2022/797 sayılı kararında, işyerinde güvenlik kamerası ve işe giriş-çıkışlarda yüz tanıma sistemi kullanımı, kişisel verilerin hukuka aykırı işlenmesi bağlamında değerlendirilmiştir.

Dolayısıyla 2026 tarihli İlke Kararı, önceki karar çizgisinden bir sapma değil; aksine Kurul’un biyometrik veriye ilişkin yerleşen yaklaşımının ilke kararı düzeyinde daha açık ifade edilmesidir.

  1. Açık Rıza Biyometrik Veri İşlemeyi Her Zaman Kurtarmaz

Uygulamada sık karşılaşılan savunma şudur:

“Çalışanlardan açık rıza alıyoruz.”

Ancak iş ilişkisi içinde açık rızanın geçerliliği her zaman sorunludur. Çünkü işçi ile işveren arasında yapısal bir güç dengesizliği vardır. Çalışanın gerçekten özgür iradesiyle rıza verip vermediği, reddetmesi halinde olumsuz bir sonuçla karşılaşıp karşılaşmayacağı, alternatif bir yöntem sunulup sunulmadığı ve rızanın geri alınabilir olup olmadığı somut olarak incelenmelidir.

EDPB’nin rızaya ilişkin 05/2020 sayılı rehberinde de rızanın özgür iradeye dayanması gerektiği; özellikle işveren-çalışan ilişkisi gibi güç dengesizliği bulunan hallerde rızanın geçerliliğinin dikkatle değerlendirilmesi gerektiği belirtilir.

Bu nedenle işyerinde biyometrik veri işleme faaliyetlerinde “açık rıza formu imzalatıldı” demek tek başına yeterli değildir. Hele ki sistem fiilen zorunluysa, çalışan alternatif bir yöntem kullanamıyorsa veya biyometrik veri vermeyen çalışan mesai kaydı yaptıramıyor, ücret hesaplamasında sorun yaşıyor ya da işyerine girişte dezavantajlı duruma düşüyorsa, rızanın özgür iradeye dayandığını savunmak güçleşir.

Belçika Veri Koruma Otoritesi’nin 6 Eylül 2024 tarihli ve 114/2024 sayılı kararında da çalışanların parmak iziyle zaman kayıt sistemine ilişkin benzer bir değerlendirme yapılmıştır. Kararda parmak izinin GDPR m. 4/14 anlamında biyometrik veri olduğu; zaman kaydı amacıyla kullanıldığında GDPR m. 9 kapsamında özel nitelikli veri niteliği taşıdığı; işverenin bu işleme faaliyeti için geçerli bir hukuki sebep ortaya koyamadığı ve veri minimizasyonu/dokümantasyon yükümlülükleri bakımından ihlaller bulunduğu değerlendirilmiştir.

Bu karar, Türk hukuku bakımından da önemli bir karşılaştırmalı örnek sunar. Çünkü hem KVKK hem GDPR sisteminde ortak mantık aynıdır: özel nitelikli veri işlemek için yalnızca bir form düzenlemek yetmez; işleme faaliyetinin maddi olarak gerekli, ölçülü, sınırlı ve hukuki sebebe dayalı olması gerekir.

  1. GDPR Uygulaması da Aynı Soruyu Soruyor: Gerçekten Gerekli mi?

GDPR m. 5/1-c uyarınca kişisel veriler, işlendikleri amaçlarla sınırlı, ilgili ve gerekli olanla sınırlı olmalıdır. Bu, veri minimizasyonu ilkesidir. GDPR m. 9 ise biyometrik verilerin, kişiyi benzersiz biçimde tanımlamak amacıyla işlenmesini kural olarak yasaklar; yalnızca belirli istisnai hallerde buna izin verir.

Bu nedenle GDPR bakımından da işyerinde biyometrik devam kontrolü şu iki aşamalı testten geçmelidir:

Birinci aşama: GDPR m. 6 kapsamında genel bir hukuki sebep var mı?

İkinci aşama: GDPR m. 9 kapsamında özel nitelikli verilerin işlenmesine izin veren istisnai bir şart var mı?

Ancak bu iki aşama geçilse bile üçüncü ve çoğu zaman belirleyici aşama kalır:

Veri minimizasyonu ve ölçülülük ilkesi sağlanıyor mu?

İngiltere Bilgi Komiserliği Ofisi’nin Serco Leisure kararında bu test son derece somut uygulanmıştır. ICO, Serco Leisure ve bağlantılı kuruluşların 38 tesiste 2.000’den fazla çalışanın biyometrik verisini, yüz tanıma ve parmak izi sistemleriyle mesai takibi amacıyla hukuka aykırı işlediğini tespit etmiş; kuruluşlara çalışan devam takibi amacıyla biyometrik veri işlemeyi durdurma ve hukuken saklanması gerekmeyen biyometrik verileri silme talimatı vermiştir.

ICO’nun değerlendirmesinde öne çıkan husus, işverenin biyometrik sistemin neden gerekli ve orantılı olduğunu yeterince gösterememesi, çalışanlara gerçekçi alternatif sunulmaması ve ticari/operasyonel menfaatlerin çalışanların mahremiyetine üstün tutulmasıdır. Resmi enforcement notice metninde de Serco’nun biyometrik verileri çalışan devam takibi amacıyla işlediği açıkça belirtilmektedir.

İspanya Veri Koruma Otoritesi AEPD de biyometrik sistemlerle mesai ve devam kontrolüne ilişkin rehberinde aynı çerçeveyi kurmuştur. Rehber, biyometrik sistemlerin çalışma süresi kontrolünde kullanılmasının GDPR çerçevesinde yüksek dikkat gerektirdiğini ve ölçülülük/veri minimizasyonu analizinin merkezde olduğunu ortaya koymaktadır.

Hollanda Veri Koruma Otoritesi de biyometrik verilerin yüksek mahremiyet riski taşıdığını, çünkü bu verilerin benzersiz olduğunu; biyometrik erişim uygulamalarının ancak çok sınırlı koşullarda meşrulaştırılabileceğini belirtmektedir.

Bu karar ve rehberlerin ortak noktası açıktır: işverenin devam kontrolü yapma hakkı vardır; fakat bu hak, çalışanı biyometrik gözetim nesnesine dönüştürecek şekilde kullanılamaz.

  1. Kişilik Hakkı Boyutu: Çalışanın Bedeni Yönetim Hakkının Sınırıdır

İşverenin yönetim hakkı, işin organizasyonu, işyerinin düzeni, iş süreçlerinin denetimi ve verimliliğin sağlanması bakımından önemlidir. Ancak yönetim hakkı sınırsız değildir. İş hukukunda dahi işverenin yönetim hakkı; dürüstlük kuralı, eşit davranma borcu, kişilik haklarına saygı, işçinin onuru ve özel hayatı ile sınırlıdır.

Biyometrik veri işlenmesi tam da bu sınırda yer alır.

Çünkü burada işveren yalnızca “çalışan saat kaçta geldi?” sorusunun cevabını aramamaktadır. Bu cevaba ulaşmak için çalışanın bedeninden, benzersiz kimlik doğrulamaya elverişli özel nitelikli veri almaktadır.

Bu nedenle biyometrik mesai takibi sistemleri, sıradan bir personel takip yazılımı gibi değerlendirilemez. Bu sistemlerde:

  • veri kategorisi hassastır,
  • veri kaynağı kişinin bedenidir,
  • veri ihlali halinde telafi imkânı düşüktür,
  • amaç genellikle daha az müdahaleci araçlarla sağlanabilir,
  • iş ilişkisindeki güç dengesizliği rızayı tartışmalı hale getirir,
  • sistematik izleme riski vardır.

EDPB’nin video cihazları yoluyla kişisel veri işlenmesine ilişkin 3/2019 sayılı rehberi, özellikle sistematik izleme teknolojilerinin kişilerin davranışları ve anonim hareket edebilme imkânı üzerindeki etkilerine dikkat çeker. Rehber doğrudan tüm biyometrik mesai sistemlerine ilişkin olmasa da, sistematik gözetime ilişkin genel yaklaşımı bakımından önemlidir.

Bu nedenle mesele yalnızca “biyometrik veri güvenli saklandı mı?” meselesi değildir. Veri güvenliği tedbirleri elbette önemlidir; ancak hukuka aykırı biçimde toplanan bir verinin güvenli saklanması, işleme faaliyetini hukuka uygun hale getirmez.

  1. “Ama Sistem Güvenli” Savunması Neden Yeterli Değildir?

Biyometrik sistem sağlayıcıları çoğu zaman verinin şifreli saklandığını, template formatına dönüştürüldüğünü, ham parmak izi görüntüsünün tutulmadığını veya sistemin ISO sertifikalı olduğunu belirtir. Bu bilgiler teknik güvenlik değerlendirmesi bakımından önemlidir.

Fakat kişisel verilerin korunması hukukunda güvenlik, hukuka uygunluğun yalnızca bir unsurudur.

Bir veri işleme faaliyeti için şu sorular ayrı ayrı sorulmalıdır:

  1. Belirli, açık ve meşru amaç var mı?
  2. Uygun hukuki sebep var mı?
  3. Özel nitelikli veri bakımından ayrıca işleme şartı var mı?
  4. Veri işleme faaliyeti gerekli mi?
  5. Daha az müdahaleci alternatif var mı?
  6. Veri minimizasyonu sağlanmış mı?
  7. Aydınlatma yükümlülüğü yerine getirilmiş mi?
  8. Açık rıza varsa gerçekten özgür iradeye dayanıyor mu?
  9. Veri güvenliği tedbirleri alınmış mı?
  10. Gerekli ise veri koruma etki değerlendirmesi yapılmış mı?

Belçika Veri Koruma Otoritesi’nin 114/2024 sayılı kararında da teknik güvenlik unsurları ayrıca incelenmiş; ancak kararın merkezinde hukuka uygunluk, özel nitelikli veri işleme yasağı, veri minimizasyonu, şeffaflık ve hesap verebilirlik yer almıştır.

Bu nokta uygulama bakımından önemlidir. Çünkü birçok kurum biyometrik sistem satın alırken yalnızca tedarikçinin teknik güvenlik beyanlarına odaklanmaktadır. Oysa KVKK/GDPR uyumu bakımından asıl soru

Bu sistemi teknik olarak güvenli kurabilir miyiz?

değil,

Bu sistemi kurmaya hukuken gerçekten ihtiyacımız var mı? Dır.

  1. 2026/921 Sayılı Kararın Asıl Mesajı

KVKK’nın 2026/921 sayılı İlke Kararı, mesai takibinde biyometrik veri kullanımının genel olarak hukuka uygun kabul edilemeyeceğini ortaya koyarken aslında yeni bir hukuki ilke icat etmemektedir. Karar, KVKK m. 4’teki genel ilkelerin ve özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesine ilişkin sıkı rejimin doğal sonucudur.

Bu yönüyle kararın asıl mesajı şudur:

Personel devam kontrolü meşru olabilir; fakat bu amaç, çalışanın biyometrik verisinin işlenmesini otomatik olarak gerekli ve ölçülü hale getirmez.

Kurumlar bu kararı yalnızca “parmak izi sistemini kaldıralım mı?” düzeyinde okumamalıdır. Daha doğru okuma şudur:

  • Hangi çalışan verilerini topluyoruz?
  • Bu verilerin hangileri gerçekten zorunlu?
  • Aynı amaca daha az veriyle ulaşabilir miyiz?
  • Özel nitelikli veri işliyorsak buna gerçekten mecbur muyuz?
  • Açık rızaya dayanıyorsak bu rıza iş ilişkisi içinde gerçekten geçerli mi?
  • Alternatif yöntem sunuyor muyuz?
  • Personel takip sistemlerimiz kişilik hakkı sınırına nerede temas ediyor?

Bu sorular yalnızca biyometrik sistemler için değil, tüm çalışan izleme teknolojileri için geçerlidir. Uzaktan çalışma yazılımları, ekran takip sistemleri, lokasyon takibi, araç takip sistemleri, kamera sistemleri, performans analitiği ve yapay zekâ destekli çalışan değerlendirme sistemleri bakımından da aynı metodoloji işletilmelidir.

  1. Sonuç: Bir Veriyi İşleyebiliyor Olmak, Onu İşlemeniz Gerektiği Anlamına Gelmez

KVKK’nın son kararı, işverenlere personel takibinin yasak olduğunu söylemiyor. Çalışma sürelerinin takibi, iş organizasyonu ve güvenlik gereksinimleri elbette meşru amaçlar olabilir.

Ancak veri koruma hukuku, meşru amaca ulaşmak için seçilen aracın da sorgulanmasını ister.

Biyometrik veri söz konusu olduğunda bu sorgu daha da sıkıdır. Çünkü burada işlenen veri, çalışanın yalnızca mesaisine değil, bedenine ve kimliğine ilişkindir.

Bu nedenle işverenler ve kurumlar bakımından temel kural şudur:

Önce amaç belirlenmeli, sonra en az müdahaleci araç seçilmeli, en son veri işlenmelidir.

Tersi yapıldığında, yani önce teknoloji satın alınıp sonra hukuki gerekçe arandığında, sorun kaçınılmaz hale gelir.

KVKK’nın 2026/921 sayılı İlke Kararı’nın hatırlattığı şey tam olarak budur:

Bir çalışanın işe gelip gelmediğini kontrol etmek meşrudur.
Ama bunun için çalışanın bedeninden veri almak çoğu durumda gerekli değildir.

  1. Kişisel Verileri Koruma Kurulu, 29.04.2026 tarihli ve 2026/921 sayılı İlke Kararı, Mesai Takibi Amacıyla Biyometrik Veri İşlenmesi.
  2. Kişisel Verileri Koruma Kurulu, 2020/915 sayılı Karar Özeti, parmak iziyle mesai kontrolü.
  3. Kişisel Verileri Koruma Kurulu, 04.08.2022 tarihli ve 2022/797 sayılı Karar Özeti, işyerinde yüz tanıma sistemi ve kamera kullanımı.
  4. Anayasa Mahkemesi, Ramazan Şahin Başvurusu, B. No: 2018/11988.
  5. Anayasa Mahkemesi, B. No: 2019/34119, yüz tanıma sistemiyle mesai takibi.
  6. Regulation (EU) 2016/679, GDPR m. 4/14, m. 5, m. 9.
  7. EDPB, Guidelines 05/2020 on Consent under Regulation 2016/679.
  8. EDPB, Guidelines 3/2019 on processing of personal data through video devices.
  9. ICO, Serco Leisure Operating Limited and relevant associated trusts, Enforcement Notice, 2024.
  10. Belgian Data Protection Authority, Decision 114/2024, 6 September 2024.
  11. AEPD, Guidelines on clocking and attendance control processing using biometric systems.